CAN SIKINTISI: VAROLUŞÇU PSİKOLOJİ PERSPEKTİFİNDEN BİR BAKIŞ
Psikolog İlayda ALTUN
29 Eylül 2026 · 4 dk okuma

“Her gün aynı şeyler…
Hava tekrar soğuyacak, tekrar ısınacak.
Aynı yemekler yenecek ve uyunacak.
Hayatta keyifli bir şeyler yok mu?”
— Seneca
Bu yazıda can sıkıntısını nasıl geçirebileceğimizden değil, neden yaşadığımızdan söz edeceğim. Özellikle varoluşçu psikoloji çerçevesinde, bu deneyimin bize ne anlatıyor olabileceğine odaklanacağım.
Can sıkıntısı çoğu zaman “yapacak bir şey bulamamak” olarak düşünülür. Oysa varoluşçu bakış açısından mesele, seçenek eksikliği değil; mevcut seçeneklerde anlam bulamama halidir. İnsan bir şeylerle meşgul olabilir ama yine de derin bir boşluk hissedebilir.
Modern yaşamda bu durum oldukça görünür. Gün içinde sürekli bir koşuşturma halindeyiz; ancak boşluk anları geldiğinde ne yapacağımızı bilemez hale gelebiliyoruz. Bu boşluk hissi ise çoğunlukla hızla ortadan kaldırılması gereken bir sorun gibi algılanıyor. Oysa tam da bu anlar, insanın kendisiyle karşılaşabileceği, hatta yaratıcı potansiyelini ortaya çıkarabileceği zamanlardır.
Geçmişte, özellikle çalışma zorunluluğu olmayan kesimler boş zamanlarını sanatla, düşünmeyle ve üretimle değerlendirebiliyordu. Günümüzde ise boşluk çoğunlukla üretimle değil, tüketimle dolduruluyor. Sosyal medyada geçirilen saatler, alışveriş sitelerinde amaçsız gezinmeler, oyunlar ya da çeşitli bağımlılıklar… Tüm bunlar, çoğu zaman anlam eksikliğini kısa süreli hazlarla örtme çabası haline geliyor.
Bu noktada Byung-Chul Han’ın dikkat çektiği bir gözlem oldukça çarpıcıdır: Bir çocuk sıkıldığını söylediğinde, kısa süre sonra kendi oyununu yaratabilir. Basit bir nesneyi dönüştürür, hayal kurar, üretir. Yani sıkıntı, bastırılması gereken bir durum değil; yaratıcılığı tetikleyen bir eşiktir.
Peki biz en son ne zaman hiçbir uyaran olmadan, sadece kendimizle kaldık? Otobüste telefona bakmadan yolculuk yaptığımız, beklerken sadece etrafı gözlemlediğimiz, zihnimizin “boşta” kalmasına izin verdiğimiz anlar ne kadar azaldı?
Bugün can sıkıntısı yalnızca “boşluk” değil; aynı zamanda bu boşluğu hissetmemek için sürekli bir şeylerle meşgul olma zorunluluğuna dönüşmüş durumda. İnsan, içsel sessizlikle karşılaşmamak için kendini uyarıcılara maruz bırakıyor. Sürekli ekran başında olmak, aslında çoğu zaman bu yüzleşmeden kaçınma çabasıdır.
Varoluşçu açıdan bakıldığında, can sıkıntısı ile anlam arayışı arasında güçlü bir ilişki vardır. Doğadaki olayları bilimle açıklayabiliriz; bu noktada “neden” sorusunun ötesinde bir anlam aramayız. Ancak insan söz konusu olduğunda durum değişir. Modern birey, anlamı hazır bulmaz; onu üretmek zorundadır. Bu da anlam krizini çağımızın temel problemlerinden biri haline getirir.
Anlamın zayıfladığı yerde eylemsizlik ortaya çıkabilir. Bu durum çoğu zaman tembellik olarak etiketlenir; oysa daha derin bir düzeyde, kişinin yönünü kaybetmesiyle ilgilidir. Bu boşluk hissiyle baş etmek için ise insan çoğu zaman haz odaklı davranışlara yönelir.
Arthur Schopenhauer bu durumu oldukça çarpıcı bir metaforla açıklar: İnsan hayatı, ıstırap ve can sıkıntısı arasında salınan bir sarkaç gibidir. Arzu ettiğimiz şeylere ulaşamadığımızda acı çekeriz; ulaştığımızda ise kısa süreli bir tatminin ardından boşluk hissi belirir. Böylece insan, eksiklik ve anlamsızlık arasında gidip gelir.
Bu yazıyı paylaşın



